BOZKURTLARIN DİRİLİŞİ (1) – Ali Aksoy
Konu/Yazar admin- - May 17, 2010 - Yorum 1
Kaosun düzen getirdiği, düzenin de kaosa ilerlediği görüşü hep garibime gitmiştir. Aslında bu sözle alemlerin yaratılış kanununun zıtlıklar üzerine kurulduğu hakikati teyit ediliyor gibi. Kimilerince Sünnetullah, kimilerince Adetullah diye tanımlansa da, Allah’ın kanunları orta yolu zıtlıklara verdiği referansla tanımlar ve hiçbir zıt kutbu ebediyen hakim kılmaz. Muhakkak, zaman içerisinde biri diğerine egemen gelir ve hakimiyet kutuplar arasında yer değiştirir.
Bir önceki yazıda bozkurtların ölümünden bahsetmiş, bozkurtların dirilişi konusunda kalmıştık. Dirilişte, düzelişte iki yol var:
Ya hastalığının farkına varırsın ve titreyerek kendine dönersin,
Ya ölürsün ve ölümünün ardınca dirilirsin.
Ölmeden dirilmek olmaz.
Ölümden sonra dirilen, ölenden başka bir şeydir. Diriliş, eski günlere dönüş değil, ileride daha güzel daha başarılı günlere yöneliştir. Ölen; üzerinde dirileceği öze kavuşuncaya kadar un ufak parçalara ayrılır. Siyaseten bu parçalanmaya fırkalara, ekollere, kliklere, partilere ayrışma denilebilir. Ölümün nedenini kavrayıp gerçekle bütünleşen güruh dirilir.
Yazımızı mecazen ölüm ve dirim kavramları üzerine kurduğumuza ve bu kavramları Kuran’dan öğrendiğimize göre, dirilişin yol ve yöntemini de oradan öğrenmeliyiz.
Kuran’a göre, insanlar acelecidir, hırslıdır, nankördür. Onların bu olumsuz vasıfları egemen geldiğinde toplumda bir kaos oluşur ve bu kaos ortamında “ileri gelenler” diye bir tayfa palazlanır. İleri gelenler kaos ortamından istifade ederek dünyevi, geçici arzularını tatmin edecek çürük bir düzen meydana getirirler. Bu düzeni korumak adına, toplumun her köşe başını ele geçirirler. İnsanları yönetmek için korkuları ve umutları kullanırlar. Ancak onların korkutması da umutlandırması da sahtedir. Korku ve umudu “din” üzerinden inşa eder, hakikatten aldıkları üç beş bilgi kırıntısını bol hurafe (hurafe, anlamını bilmeden okumak, gerçek vasfı bilinmeyen uydurma demektir) ile bütünleştirerek kendi düzenlerini sürekli kılacak bir araç haline getirirler. İnsanın, otoriteye, çoğunluğa ve atalara boyun eğme eğiliminden istifade ederek aklın ve vicdanın asla kabul etmeyeceği her kötülüğü hem de “din adına” işletebilirler. Bu düzen bir müddet istikrar içerisinde sürdürülebildi mi karşınıza anlı şanlı bir gelenek dini çıkar. İleri gelenlerin muhafazakarlığı bundandır. Muhafaza ettikleri şey aslında iman ettikleri gelenek dini değil, kendi egemenliklerini sürdürecekleri düzenleridir.
Toplum psikolojisi içerisinde bireysel gücü eriyen insan, otoriteye, çoğunluğa ve atalar kültüne teslim olur. Akıl ve vicdan devre dışı kalır. Aklın ve vicdanın devre dışı kalması Kuran’a göre bir nevi ölümdür. Aklı ve vicdanı devre dışı kalan kişi bakar ama görmez, kendisine seslenirsin ama duymaz. Otorite, çoğunluk ve atalar kültünün ezberlettiği dogmalardan sıyrılıp hür bir düşünce ile gerçeği kavrayamaz. O bir esirdir.
Hz. İsa’nın, “Gerçek sizi özgür kılacak” sözü bu açıdan çok düşündürücüdür.
Bu esaret öyle bir şeydir ki, mesela Suudi Arabistan’da bir fetva makamına hem de 1960’lı yıllarda; “Kim Amerikalıların aya gittiğine inanırsa o kafir olur, kim dünyanın döndüğünü söylerse o kafir olur. Çünkü dünyanın dönüyor olması aklen imkansızdır. Eğer dünya dönüyor olsaydı, araziler ve üzerindeki binalar birbirinin üstüne biner, taş üstünde taş kalmazdı” dedirtebilir.
Bu fetvayı “din” adına veren kişi Kuran’a göre ölüden farksızdır ve insanları da kendisi gibi yaşayan bir ölü olmaya çağırıyordur.
Kuran bu “yaşayan ölülerden” şöyle bahseder;
“Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir. Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.” (Fatır,22)
“Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.” (Neml,80)
“Unutma ki, yalnızca (bütün kalpleriyle) kulak verenler, bir çağrıya cevap verebilirler; (kalben) ölmüş olanlara gelince, (yalnız) Allah onları diriltebilir, sonra da hepsi Ona döneceklerdir.” (En’am,36)
“Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.” (Nahl,21)
“Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler halinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın.” (Neml,81)
“İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?” (Yunus,43)
“Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?” (Zuhruf,40)
“Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.” (Bakara,18)
“Böylece, hakikati inkara şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar.” (Bakara,171)
İnkara şartlananlar öyle inatçıdırlar ki…
“Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve herşeyi toplayıp karşılarına dikseydik, Allah’ın dilemesi dışında, yine de inanmazlardı. Ne var ki, çokları cehalet sergiliyorlar.” (En’am, 111)
Böyle umursamazdır ölüler ! İleri gelenlerin kurduğu düzen içerisinde en önde olmak için bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla yarışırlarken yanı başlarındaki “gerçeği” kaçırırlar. Zaman ve onun gerektirdiği yükümlülükler akar gider, onu yakalayamazlar. Dünü, bu günle bu günü dünle karıştırırlar.
Peki toplum bu esaretten nasıl kurtulacak, ölümünün ardından nasıl dirilecek ?
Bunun iki yolu var. Birincisi, doğruyu şaşırmış, gerçeğe karşı kör ve sağır topluma bir çıkış noktası sunmaktır.
Kuran, böylesi bir toplumu susuzluktan kurumuş, ölmüş bir toprağa benzetir. Bu toprak ancak bir yağmurla canlanır.
“Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları hareket ettirir. Biz de bulutları ölü bir toprağa sürer ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.” (Fatır,9)
Vahiy de, yağmurun ölü bir toprağı kabartıp canlandırması gibi ölü benlikleri diriltir, onları gören, işiten, düşünen vicdan ehli kimseler haline getirir.
Bazı ayetlerde inkarcılar ve kurdukları düzenekler, sararıp, çer çöp olan ekine, iman edenlerse filizinin üzerinde dikelip ekincilerin hoşuna giden başağa benzetilir.
Bir başka ayette de şöyle bir misal verir:
“Allah’ın, güzel, doğru bir söz için nasıl bir misal verdiğini görmüyor musunuz? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel, diri bir ağaç gibi(dir o); ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara (işte böyle) misaller veriyor ki, (değişmeyen gerçeği) düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar.” (İbrahim,24-25)
Allah, kör, sağır kesilen topluluğa sorular sorar, çelişkilerini açığa çıkarır. Bu aşamada topluma düşen yükümlülük, vahyin verdiği misaller hususunda derinden derine düşünmek, kendi içinde sorgulama yapmaktır.
“Biz, gerçeği, Kur’an’da türlü biçimlerde ifade ettik ki, düşünüp anlayabilsinler…” (İsra,41)
“Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik….” (Rum,58)
“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar.” (Ankebut,43)
“Yemin olsun ki, size, gerçeği açık seçik anlatan ayetler, sizden önce gelip geçmiş olanlardan örnekler, korunanlar için de bir öğüt indirdik.” (Nur,34)
Buraya kadar ölmüş bir toplumu vahyin diriltişinden bahsettik. Bir de vahiysiz diriliş var ki, ona bir sonraki yazıda değineceğiz.
Ali Aksoy – 17.05.2010
Goruntuleme 2575 defa / Okuyucu Sayisi 784 kisi
Yazar Hakkında:
Yorum (1)
Bir Cevap Yazın | Trackback URL













YAZINZI BÜYÜK BİR DİKKAT VE İLGİYLE OKUDUM.SAMİMİ İFADEMLE MÜKEMMEL BİR YORUM DEHASI ÇIKARMIŞSINIZ.ANCAK BİZDE MALESEF YAŞARKEN ÖLENLERDEN OLDUK.AYETİN İFADE ETTİĞİ AKIL VE VİCDAN MEZARLIĞINDA ZAMAN ZAMAN KENDİMİ ZİYARET EDİYORUM O KADAR.FİKRİ DERİNLİĞİNİZ VE UFUK ÖTESİ ÖNGÖRÜLERİNİZLE MUKADDES DAVA DÜNYAMIZA KATACAKLARINIZ İÇİN ŞİMDİDEN NAÇİZ TEŞEKKÜRLERİMİN KABÜLÜNÜ İSTİRHAM EDERİM.SAYGI VE SEVGİ İLE KALIN….